Yaşar Kemal

Standart

Screen Shot 2015-02-28 at 21.30.36

“Zulme sessiz kalan bir gün zulme uğrar, haksızlığa karşı durmak insanın onurudur” İnce Memed.

Sen hiç eğilmedin, hep bir İnce Memed’din, Abdi Ağalar hayatının her anında karşındaydı, yılmadın, mücadele ettin, mazlumun hep yanında oldun,merttin. Kaleminle, hayata karşı duruşun benzerdi. “Bin iyiyi bir kötüye kul eden” bu düzende, sen hep ayrık sestin, ne pahasına olursa olsun haksızlığa karşı gelmeyi göze aldın, defalarca da bedel ödedin.

Sen bir mücadele adamıydın, barış ve demokrası sevdalısıydın, vazgeçmedin, taviz vermedin ve yan çizmedin. Neysen oydun aslında, ölüm oruçlarında arabulucuydun, Kürt sorununun en sıcak günlerinde sözünü esirgemeden söyleyendin, Akdamar kilisesini yıkmaya çalıştıklarından dik durandın, durun diyendin. Kimseye yaranmaya çalışmadan, neye inandıysan oydun sen.

Bir Çukurova yiğidiydin, bize Çukurova’nı öyle bir betimlemiştin ki, daha ergenlik yıllarımızda resim gibi karşımızdaydı Çukurova ve heybetli Toroslar. Sen bir yazı adamıydın, kitaplara sevdalanmamızın nedeniydin. İnce Memed’le biz de gezdik o Toroslarda, Hatçe’ye olan aşkını biz de gördük, şahidiz. Pamuğun Çukurova’da nasıl toplandığını Dağın Öte Yüzü’nde öğrendik. Ölümü, katliamı, memleketinden kopmayı, yerinden olmayı ama yine de umuda tutunmayı Bir Ada Hikaye’sinde işledik. Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana’da hep beraber ağladık kan renginde akan Fırat’a. Sen betimleme ustasıydın, kitaplarında ve söylemlerinde hep Anadolu’yu ve insanını betimledin, bu ülke insanını en iyi anlayanlarındandın.

Koskoca bir ömür var geride; eğilip bükülmeden bir ömür geçirmiş, bedel ödemek durumunda kalmış bir yiğit çınar var, Türkiye’nin en büyük kalemlerinden biri var, edebiyatı aşmış, sosyal bilinci yüksek bir barış ve demokrasi aydını var. Ve bugün yarına baktığımda bir daha bu kadar yürekli yazarların bu ülkeye gelebileceğini düşünmek ancak iyimserlik olur diye düşünüyorum.

Senin gibi olabilmek her zaman önemliydi, en çok da bir kötüye kul olmak toplumun kılcal damarlarına bu kadar nüfuz etmişken, güce biat etmek bu kadar yaygın ve en kestirme yol olmuşken, kendi payıma düşen İnce Memed olarak kalabilmek ve ne pahasına olursa olsun zulme ve haksızlığa karşı durabilmektedir.

Sen bugün aramızdan ayrıldın Torosların delikanlısı Çukurovalı Yaşar, hiçbir zaman iktidara ve güce tapmadığından ve kendini hiçbir kesime beğendirmeye çalışmadığından sırtında bir yük yok, üzerinde sana yakışmayan ama zorunluluktan giyilmiş bir kıyafet yok, aksine bu ülkedeki bütün halkların insanı olmayı seçtiğinden, bir barış insanı olduğundan ve haksızlığın karşısında durduğundan zulme dur dediğinden bir İnce Memed gibi ayrıldın aramızdan, zaten sen neysen oydun Yaşar Kemal, yiğitçe yaşadın ve öyle anılacaksın… Ne mutlu seninle aynı zaman diliminde yaşayabilmiş bizlere…

Ölüm faniler için var; sen eserlerinle kimsenin sahip olmadığı bir ölümsüzlüğe sahipsin bile…

Reklamlar

Rhodes, Ağustos 2014

Standart

Rodos’a ikinci defa gidiyoruz ve hem heyecanlı hem mutluyuz, bildiğiniz gibi ilk kez geçen yaz gitmiştik ve izlenimlerimizi sizinle paylaşmıştık. Aynı şeyleri tekrarlaramamak adına bu sefer geçen seferden farklı olan, değişik gördüğümüz şeyleri yazacağım, o nedenle okumamışsanız Rodos’a giriş niteliğindeki yazıyı okumanızı öneririm.

https://curlywurlynotes.wordpress.com/2014/01/01/rodosrhodes-agustos-2013/
Geçen seferin aksine bu sefer İstanbul’dan uçakla adaya gittik, uçuşu gerçekleştirebileceğiniz tek firma Bora Jet. Ben de Mehmet de hayatımızda hiç Bora Jet ile uçmamıştık ve gördüğümüz 3 saatlik rötar bu nedenle bizim için şok etksi yarattı. Daha fenası alanda hiçbir sorumlu olmaması ve rötarın önceden bildirilmemesiydi. Velhasıl, 3 saatlik rötarla uçağımıza bindik, Allah’tan sıkıntısız bir uçus geçirerek 1.5 saat içinde Rodos’a geldik. Eğer Bora Jet’in operasyonu çok iyi olsa kesinlikle uçakla gitmeye değer fakat şu anda ben açıkcası pek önermiyorum.

Havaalanından otelimize taksiyle geldik ve taksiye 25-30 EUR gibi bir ücret ödedik, az para değil aslında ama diğer yandan ciddi bir mesafe de hakkaten vardı.

Rodos’ta bu sefer Rodos Park&Spa otelinde kaldık, malum geçen sefer kaldığımız butik otelde bazı sıkıntılar yaşamıştık. Bu sefer otelimizden çok memnun kaldık zaten kocaman bir otel, servis, hizmet gerçekten çok iyiydi sadece kahvaltı dahildi ve kahvaltı bol çeşitli güzel ve kahvaltıda bizim mutfağımızda da olan helva , simit gibi lezzetler de vardı.

http://rodospark.gr/wordpress/wp-content/uploads/2014/04/Exterior-2@web-980×652.jpg

Rodos Park Hotel görünüm

Otel lokasyon açısından eski şehirle yeni şehir arasında kalıyor fakat eski şehire daha yakın öyleki en yakın kale kapısına 6-7dk uzaklıktayken denize 15 dakikalık yürüme mesafesindeydi, denize çok yakın bir otel istiyorsanız burayı tercih etmeyebilirsiniz. Gelen yorumlardan anladığım okurların fiyat bilgisi de merak ettiğinden onu da yazayım gecelik oda fiyatı 220EUR idi.

Bizim ikinci Defa adaya gelmekteki amacımız ilk sefer gezemediğimiz diğer koyları da gezmek ve yeni restaurantlar denemekti. Bilen bilir benim gece eğlenmesiyle pek alakam yoktur, o nedenle ana amaç güzel deniz ve güzel yemekti, bu sebeple size bar gece klubu önerisi veremeyeceğim.

Rodos yeni şehirde geçen sefer keşfettiğimiz Tamam restauranta bir kez daha gittik, geçen sene bir hayli samimi olmuş biribirimizi facebooka eklemiş ve arada sırada yazışır olmuştuk, burayı bu sene yine çok sevdik ama ben de Mehmet de geçen seneki tadı aldık desek biraz abartmış oluruz. Geçen sefer ilk kez gittiğimizden dolayı mı öyle hissettik yoksa kalitede ufacık da olsa bir değişiklik mi oldu da öyle hissettik bilemiyorum ama bence yine de gidin ve burada hiç değilse bir öğlen yemek yiyin, kesinlikle pişman olmayacaksınız. Neler yediğimize eski yazıda yer vermiştim.

Onun dışında eski şehirde 2 yeni restaurant denedik: bir tanesi Rodoslu bir Türkün önerisiyle Sifonios bir tanesi de geçen sene gitmeye fırsat bulamadığımız Hatzikelis.

Rodoslu Türk, Sifonios’un geçen sene gittiğimiz Alexis ve bu sene gittiğimiz Hatzikelis ayarında olduğunu fakat daha yerel insanların tercih etmesinden dolayı uygun fiyatlı olduğunu söylemişti. Ama açıkcası biz kesinlikle lezzette farklılık hissettik ve ne Hatzikelis ne de Alexis ayarında olduğunu düşünüyorum. Ama çok güzel ve sakin bir ortamı olduğu ve bizim gittiğimiz Cuma gecesi canlı müzikle eğlendiğimiz kesinlikle doğru. Bizim gibi Rodos’ta uzun kalacaksınız belki uğramak isterseniz.
Burda ahtapot, karides, kılıç balığı, kalamar ve Yunan mezeleri yedik fiyat görece olarak daha uygun ama lezzet bahsettiğim yerlere göre daha geride. Müzikten ve servisten genel olarak memnun kaldık ve güzel bir gece geçirip restauranttan ayrıldık.

IMG_4550

Bu arada belirtmekte fayda var adanın genelinde ahtapot bize göre farklı pişiriliyor, ahtapot avcısı tadında olan ben ve Mehmet adada bu konuda fikir ayrılığına düştük. Türkiye’dekinden farklı olarak burda ahtapot soslanmıyor ve daha sert oluyor bu da benim için ilginç bir tat olsa da Mehmet’in kesinlikle hoşuna gitmedi. Eğer ahtapotu zeyinyağlı sarımsaklı sosla yumuşak seviyorsanız, Rodos’ta pek denememenizi öneririm, fakat ben adadaki halini de sevdim ama tabiiki Bozburun’daki, Söğüt’teki, Datça’daki ahtapotun kalbimde yeri ayrı.

IMG_5733

Gelgelelim Hatzikelis gerçekten kalbimizde yer etti, bir kere lokasyonu gerçekten çok güzeldi, garsonların hepsi hem balıkları iyi tanıyor hem sizinle çok iyi iletişim kurup yardımcı oluyorlardı, sanırım Türkiye’de bir çok güzel yerde bu ortamı bulamıyoruz. Biz bütün tatil ahtapot, karides, kalamar bombardımına uğradığımızdan balık yemediğimizden şikayetçi olduk ve buraya karnımızı mezelerle falan doyurmadan güzel bir balık yeme arzusuyla gittik.

Öncelikle çok güzel bir patlıcanlı meze yedik, bayan garsonun tavsiyesi üzerine yediğimiz bu meze gerçekten enfesti ortalamın çok üzerindeydi. Onun dışında Mehmet’le içeriye balık seçmeye gittiğimizde devasa büyüklükte balıklarla karşılaştık fakat sadece iki kişi olmamızdan ötürü ancak küçük-orta boy denilebilecek bir levrek istedik. Yanında gelen salata da sahiden başarılıydı ve güzelce ızgara edilmiş kesinlikle kurutulmamış bu balığın tadı hala damağımızda.

Bu arada Hatzikelis’te Alexis gibi 2 kişilik birçok şeyi deneyebileceğiniz menüler de var ve onlar aslında daha uyguna geliyor çünkü çok şey yiyorsunuz ve hepsi çok lezzetli ama Mehmet’in bir gece once hasta olması nedeniyle biz ancak bir orta boy balığı yiyebilecek performanstayım. Bu kadar güzel şeyi anlattıktan sonra belirtmem gerekir ki Hatzikelis hiç ucuz değil, demek istediğim Ada’ya göre ucuz değil. Örnek vermek gerekirse biz sadece 900gr’lık balığa yaklaşık 55EUR ödedik, 2 kişik çok çeşitli menüler sanırım 75 EUR civarındaydı. Ama bana sorarsanız bütçeniz müsaitse kesin olarak uğramanız gereken yerlerin başında geliyor.

Bu arada tabiiki geçen sefer gittiğimiz yerlere de gittik Tamam gibi Koukos gibi… Koukos hem uygun fiyatlı hem lezzetli hem eğlenceli bir yer yine çok sevdik yine çok mücver ve tzatski yedik

Deniz kıyısında iki yer daha denedik biri sadece akşamları açık olan İtalyan restaurantı Caprricci diğeri de bir öğlen tekrardan Capricci’ye gitmek isteyip oranın sadece akşam açık olduğunu acı bir gerçekle öğrendiğimiz bir restaurant. O Restaurantı hiç sevmediğinden midir nedir adını bile not almamışım fakat Capricci hakkaten hafızalarımıza kazındı. Burası anladığımız kadarıyla Ada’ya yerleşen İtalyan bir aileye ait ve gerçekten çok iyi pizza yapıyorlar; ortalamanın çok üstünde. Dışarda oturmak için rezervasyon gerekebilir biz almamıştık şans eseri yer bulduk, denize çok yakın olduğundan aşırı esiyor kesinlikle kalın bir şeyler götürün Mehmet o gece orada çok rüzgar yediğinden hastalandı biraz da. Biz Capricci’de başlangıç olarak bruschetta yedik sonrasında da funghi pizza, pizzayı da Mehmet’le bölüştük sonrasında ise kendi ev yapımı mastikali ve sütlü dondurmalarını yedik hepsi lezizdi, hepsi bizden naçizane 10 puan aldı ve burada fiyatlar da çok uygun, pizzalar 6-8 EUR aralığında, bu kalite için hakkaten çok ucuz.

Rodos town’da geçen seneki gibi Elie beach ve yanındaki Rondo beach’e gittik. Bence Rondo Beach müzik seviyesi daha kontrollü olduğundan daha güzel servisi de daha iyi ama Elie Beach’te sürekli bir parti havası var ve bu da bizim gibi sessizlik seven insanlar için zorlayıcı olabiliyor. Parti insanıysanız Elie Beach’te takılabilirsiniz bence, ikisinde de wifi olmasına rağmen doğrusu çalışmıyor bilginiz olsun ama kıyıdan Turkcell çekiyor.

Biz bu koyu seviyoruz öncelikle denizde İtalyanlardan kalma atlama merdivenleri gerçekten çok eğlenceli ben ancak en alt kademeden atlayabiiyor olsam da özellikle Mehmet için çocukluğuna dönüş gibiydi. Denizin çok temiz olması ve şnorkelle balıkları görmeniz hem de şehir merkezinde bunu yapabiliyor olmanız bence Rodos’u daha da güzel kılıyor.

Fakat belirttiğim gibi bizim amacımız araba kiralayıp Tsambiki, Antony Quinni Kalithea gibi plajları dolaşmaktı. Rodos güzelliğini biraz da birbirinden güzel koylarından alıyor her bir koy başka bir olay başka bir güzellik… ilk durağımız Rodos Town’a en yakın olan Kalithea. Gerçekten inanılmaz bir yer, bana burayı öneren iş yerindne İpek’e sonsuz teşekkürler, burası bambaşka bir yer, suya daldığınızda aşağıda kocaman kocaman mağaramsı kayalıklar görüyorsunuz ayrıca plajda da bu kayalıklar oluşmuş ve siz erken giderseniz bu kayalıklardan birinde sadece size ait bir yerde güneşlenme fırsatına sahip oluyorsunuz. Denizin içi devasa kayalıklarla dolu olduğundan insane belgesellerdeki dalışları anımsatıyor ve ilk başta biraz da ürkütücü olabiliyor fakat alıştıktan sonra balıklarla o kayalıkların arasında yüzmek inanılmaz bir duygu veriyor. Ben burayı gerçekten çok sevdim ve çok özel buldum ama herkese göre olmadığını söylemeliyim.

Yol üzerinde Tsambiki beach’e uğrayıp orada da yüzmekte yarar var gene güzel bir deniz. Biz sonrasında öğle yemeği için öncelikle geçen sene gittiğimiz ve sevdiğimiz Afandou Beach’teki Avantis’e gidiyoruz, o sırada Foursquare’de buranın çok popülerleştiğini aslında çevrede daha iyi restaurantlar olduğunu görünce sıralamada Lindos’a yakın olan Stegna Beach’te Stegna Kozas’a çok iyi not verildiğini görüyoruz çok da aç olmadığımızda yaklaşık 20 dakika ilerideki bu restauranta gitmek için yola koyuluyoruz, bu sırada daimi şöförümüz Mehmet’in hastalığı kendini göstermeye başlıyor o nedenle enerjimizi de düzgün kullanmalıyız.

Yol üzerinde birbirinden güzel koylardan geçerek ahtapotuyla ünlü Gorgonzola köyünü gezerek Stegna’ya dik yamaçlı yolunu aşıp gidiyoruz. Stegna Kozas burada tam denizin kıyısında kurulmuş Yeni Rakı satan bir deniz restaurantı. Çeşitler bol bol ne ararsanız var denilen cinsten özellike de ahtapotuyla ünlü bölgenin kapı komşusu olduğundan ben ahtapotu çok merak ediyorum balık çorbasının çok metnini duyduğumdan başlangıçı hava çok sıcak olmasına rağmen balık corbasıyla yapıyor ve içtiğim en güzel balık çorbalarından biri olduğunu düşünüyorum ve aklıma kıyas için Orfoz geliyor.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bu arada önümüzde çok güzel bir deniz manzarası var ayrıca restaurantın içi de çok güzel ve hakiki bir deniz restaurantı olduğunu ispatlayan öğelerle dolu. Anladığımız Dimitris ve ekibi burda harikalar yaratıyor. Servis ekibi de son derece iyi ve becerikli, çok ilgili ve yardımseverler. Ne yazıkki balık yiyecek yerimiz yok Mehmet de hasta o nedenle böcek ve mezelere dalıyoruz her biri birbirinden güzel. Buranın ahtapotu daha farklı ve daha güzeldi kuyruğunu ben istememe rağmen orada adet erkeğin yemesi olduğundan Mehmet’e verdiler.

Burada yediğimiz kalamar karides ve diğer tüm mezeler çok iyiydi, keşke fırsatımız olsaydı da tekrardan gitseydik. Fiyatlara gelince burasının ucuz bir yer olduğunu söyleyemeyeceğim ve daha fenası kredi kartı geçmiyor, yani yanınızda nakit olması şart. Sözün özü Lindos’a giderken veye dönerken öğlen veya akşam buraya mutlaka uğrayın burası olmazsa olmaz bir yer.

Rodos town’a geri döndüğümüzde Mehmet hasta olduğundan eczaneye uğradık ve bize birkaç tablet verip fiş de kesmeden kredi kartı da kabul etmeden 25 EUR aldılar, bence tam anlamıyla bir soygundu fakat o sırada ana hedef Mehmet’in iyileşmesi olduğundan hiç sesimizi çıkarmadan yolumuza devam ettik.

Eczane demişken bu sefer de Korres ürünleriyle ilgilendim ve bir şeyler aldım ayrıca yine natural bir Yunan markasının da denemelik bazı ürünlerini aldım ve memnun kaldım.

Bu arada kalenin alt tarafta marinaya doğru çıkan kapısında akşamları bir beyaz minibus için bir amca ev yapımı dondurma satıyor işte o dondurmacı inanılmaz kesin uğrayın kaçırmayın amca da çok tatlı dondurmalar da…

Dondurma

Dondurma

Biz 2. Defa Rodos’a gittik ve yine doyamadık yine aklımız kaldı aslında bakarsanız 5-6 gün çok da kısa bir tatil olmamasına rağmen bence Rodos daha fazlasını da hakediyor.

Sevgiler
Burcu

Adana, Ağustos 2013

Standart

Şu an hepimiz kış soğuklarıyla boğuşsak da ben size tekrardan yaz ayından sesleniyorum. Yapacak bir şey yok ben sanırım sıcak havalara; bahara ve yaza aidim 🙂

Bu sefer tam damardan girip Ağustos sıcağının Adana’sından sesleneceğim. Öncelikle sıcaklığın kaç derece olduğunu hayalgücünüze bırakıyorum, düşünürken bir içiniz ısınsın hatta : ) Sanırım aranızdan ne işin vardı diyenleriniz çıkacaktır, fakat çok sevdiğimiz arkadaşlarımız Mine ve Umut’a Fizan olsa geliriz sözü verdiğimizden 31 Ağustos’ da Adana’yız, bu arada 30 Ağustos Cuma da resmi tatil düşünün yani ne kadar sadık bir arkadaş grubuyuz.

İstanbul’dan hareket ederken heyecanlıyız, Adana’ya en son İskenderun’da başka sevdiğimiz arkadaşlarımızın düğünü için bundan 4 sene önce falan gitmiştik, o dönem Birbiçer’de yediğimiz kebabı hala hatırlıyoruz.

Bu sefer doğrusunu söylemek gerekirse daha hazırlıklıyız, Adanalı arkadaşım Serkan, gerçek bir Adana ağası; iyi kebap nerde yenir, düğün sonrası paça nerde içilir, kahvaltı ilk gün nerde yapılır, şalgamda hangi markayı tercih etmeliyiz gibi soruların cevabı kafamızda ve seyahat defterimizde kayıtlı olduğundan kendimize güvenimiz tam tek sorun Adana sıcağında kebap yersek dokunur mu sorusu onu da yaşayarak öğreneceğiz…

Bu arada şalgam demişken gene Serkan sağolsun biz İstanbul’da şalgam işine çözüm bulduk, marketlerde satılan “sentetik” şalgamları tüketmiyoruz, canımız şalgam istediğinde arıyoruz Ali Göde Şalgam’ı hemen İstanbul’a kargolatıyoruz, şalgam severler arasında halen duyuramadığım varsa duyurulur.

Velhasıl, Adana’ya iniyoruz ve Adana bizi uçağın motorundan gelen sıcak havanın benzeri bir havayla karşılıyor, kiraladığımız arabaya biniyor ve daimi kaptan pilot Mehmet yönetiminde manzarası nedeniyle Serkan’ın önerdiği Tahta Masa’ya gidiyoruz, manzaramız gerçekten güzel, Seyhan Gölü ayaklarınız altında, serin bir yerde oturup sessiz bir Adana sabahında manzaraya dalıyoruz.Doğrusunu söylemek gerekirse Adana’da böyle bir manzara beklemiyorduk.

Kahvaltıyı açıkcası vasat buluyoruz ama manzaraya bayılıyoruz, beklemediğimiz bir Adana resmiyle karşılaşmış oluyoruz. Kahvaltıdan sonra göle inip arabayla etrafı turlayıp kalacağımız otele harekete ediyoruz.

Hilton Adana sanırım Seyhan Hotel ile beraber Adana’nın en iyi otellerinden beri, ayrıca göl manzarası da sahip. Ayrıca Hilton’un hemen yakınında bitmeye yakın bir Sheraton inşaatı da gördük , bu günlerde ilk misafirlerini ağırlıyor bile olabilir. Otelimizin yakınlarında Sultanahmet’e benzer yapısıyla Sabancı Camii dikkat çeken bir yapı.

Gelinimizi evden çıkarma merasimine gitmeden önce acilen kebap yememiz gerekiyor, bunun için de otelde buluştuğumuz arkadaşlarımızla ilk adresimiz Adana kebabını çok merak ettiğimiz Kebapçı Mesut. İtiraf edelim Google Maps Adana’da pek iyi çalışmıyor, Adana’lıların da trafik kurallarına pek uymadığını hesaba katarak bir hayli karışık harita altyapısı hazırlanmış sanki.

Adana’nın eski çarşısının içinde küçük bir tur tapıyoruz, bu sayede her türlü baharatçı, kebapçı görüyor, sokakta satılan ve sanırım sadece Adana’da bulunan “bici bici”‘yi görüyoruz, açıkcası ben tatmadım ama damadımız Umut’un sevdiği bir tatlı olduğu bilgisini aldık. Bilmeyenler için aşağıda bici biciyi de göstermiş olalım.

Fotograf internetten alınmıştır

Fotograf internetten alınmıştır

Kebapçı Mesut hakkaten Adana’ya gelince uğranması gereken bir yer. Zaten duvardaki resimlere bakınca her gelen devlet ahalisinin veya ünlünün buraya uğradığını farkediyorsunuz. Gerek Adana kebabıyla gerekse de şalgamıyla size Adana’da olduğunuzu hissetiriyor. 

Artık güzel bir yemek yedikten sonra gelinimizi Ziya Paşa Bulvarındaki aile evinden çıkarmak için o tarafa doğru ilerliyoruz, daha önce hiç burayı görmemiştim, Ziya Paşa Adana’nın Alsancak’ı, Bağdat Caddesi bir nevi, hakkaten etrafınızda bütün mağazalar var, kafeler var. Gelinimizi güle-oynaya- ağlaya evinden çıkardıktan sonra otelimize dönüyor ve akşam için hazırlanmaya başlıyoruz.

Akşam Park Zirve’de hakkaten çok eğlenceli bir düğünde eğleniyoruz, uzun aradan sonra can dostlarımla böyle uzun süreli bir arada olamamıştık, düğün vesilesiyle arkadaşlarıma da doyuyorum. Gelinimiz hep güzeldi, gelinlikle çook güzel, etrafa gülücükler saçıyor ve bu mutlu gününde yanlarında olduğumuzun verdiği sevinçle güzel bir gece geçiriyoruz.

Bizim için gece bitti sanıyorsanız yanılıyorsunuz, yapılacaklar listemizde düğün sonrası paçaçıya gitmek de var. Hemen üstümüzü değiştirip yola koyuluyoruz, mesafe uzak görünüyor ve  biz de yolda çok defa kaybolup Adanalılar gibi bütün ters yollara giriyoruz, Mehmet tam pes etmek üzereyken Nazlito’nun gitmek istediğini anlayınca ne yapıp edip buluyoruz. Kuruköprü Paça Salonunda gecenin bir yarısı olmasına rağmen kalabalığı görünce doğru yerde olduğumuzu anlıyoruz, belliki Adanalılar paça işini çok seviyor; bu kalabalığın başka bir izahı yok. Ben paça içmedim, mercimek çorbası ile idare ettim fena değildi fakat tabiiki de acılıydı. Paçayı acılı da acısız da istiyorlar, acılı içmeyi düşünürseniz Adana’da olduğunuzu hatırlayıp ona göre söyleyin, sonra demedi demeyin.

Ertesi gün kahvaltımızı otelimizde yaptık, Hilton’un kahvaltısını öneririm, ben memnun kaldım, sonrasında bir personelin kaba davranışlarına maruz kalsak da genel anlamda iyiydi.

Listemizde gün içinde denememiz gereken iki kebapçı var, biri Eco’nun Yeri, diğeri de seneler önce denediğimiz Birbiçer.

Öncelikle soluğu Eco’nun Yerinde alıyoruz, henüz kimsenin uçak saati gelmediğinden hep beraberiz. Doğrudan lafa gireyim biz burayı sevmedik, bizim için hayalkırıklığıydı. Kabul ediyorum bir gün önce Kebapçı Mesut ile çıtamız çok yüksekti ama Eco’da yediğimiz kebap beklentilerimizin çok altındaydı.

Uçağımızdan önce bir de Birbiçeri’i denedik, Birbiçer 4 senede işleri çok büyütmüş birkaç şube açmış ve mevcut yeri de genişletmiş. Adana gelmişken uğranabilir, zaten havalanına da çok yakın.

İstanbul’a uçuş vaktimiz  yaklaşıyor ve havalanına doğru yola çıkıyoruz, dolu dolu geçen 2 günlük Adana turumuzdan ekibimizden bir kızımızı daha evlendirerek, çok eğlenerek, sıcakta pişerek dönüyoruz.

Sevgiler,

Burcu 29.01.2014

Rodos/Rhodes, Ağustos 2013

Standart

Soğuk bir İstanbul akşamında, Ağustos sıcaklarından kalma Rodos tatilimizi yazmak inanın beni o mutlu günlere götürüyor.

Aslına bakarsanız Rodos, İstanbul’dan başlayıp Datça, Bodrum, İzmir ve yine İstabul yapacağımız güzergahımızın eksik parçasıydı, zira benim aklımda Rodos’tan ziyade Simi (Symi) adasına günübirlik veya 1-2 gece kalmalı gitmek ve rotamıza öyle devam etmek vardı, ama çevremden gelen “sen deli misin neden Rodos’a gitmiyorsun, Rodos muhtesem bir yer” seslerine kulak verip, rotamıza Rodos’u ekledik, hem de tam 5 gece kalacak şekilde ayarlamalarımızı yaptık.

Rodos bildiğiniz gibi Oniki adaların en büyüğü ve Schengen’iniz yoksa birkaç gün önceden acetanlara başvurup kapıda vize uygulamasıyla kapıda vizesinizi alıp rahatlıkla giriş yapabiliyorsunuz, sakın gözünü korkutmasınlar; hakkaten çok kolay. Benim vizem vardı fakat Mehmet için kapıda vize aldık ve hiçbir sıkıntı yaşanmadı.

Biz Rodos’a Marmaris’ten geçtik, Datça’da arkadaşlarımızla vedalaştık, onlar rotalarını İzmir’e çevirirken biz Marmaris’e doğru yol aldık, ve yol üzerinde tabii ki de Mavi Pide’de soluklanıp yolumuza öyle devam ettik.

Marmaris-Rodos feribot biletleri internet üzerinden alınabiliyor, hem Türk hem de Yunan feribotları var, hangisinden isterseniz ondan alabilirsiniz.

Güzelim Ege Denizi aşarak, denize, doğaya doyarak yaklaşık 1 saat içinde Rodos’a varıyoruz. Benim  Yunan adalarına ilk gelişim, Rodos için de aklımda sadece neler var biliyor musunuz?  Tapınak Şövalyeleri, Cem Sultan, Rodos Kalesi vs. yani hepimizin tarih derslerinden hatırlayacağı detaylar; halbuki  aklımda bambaşka resimle ayrılıyor olacağım Rodos’tan, henüz bundan habersizim…

Biz “old town” içindeki bir butik otelde kalmayı tercih ettik; St Nikolis Hotel. Araştırmamızı booking.com, lonelyplanet ve tripadvisor gibi sitelerden yapmış ve bu otel hakkında çok da iyi yorumlar okumuştuk. Otel hakkaten eski şehrin içinde ve pazar yerine çok yakın, ayrıca denize de 15-20 dakika yürüme mesafesinde. Sahipleri Rodoslu ve Danimarkalı bir çift, Rodoslu otel sahibi koyu bir Rodoslu, ülkesinin düştüğü darboğazdan dolayı da fazlasıyla içerlemiş, Rodos’ta olup  biteni anlatırken de gözleri doluyor ve bunu haketmediklerini belirtiyor. Butik otellerin bu yönünü seviyorum işte, karşınızda soğuk bir concierge veya oda görevlisi yok, yerel insanlarla hep sohbet halindesiniz ve otel sahiplerinin yaşadıklarını öğrenme fırsatı buluyorsunuz Nikolis Otel’in dezavantajlarına gelirsek, içerisi hakkaten müze&antika dükkanı gibiydi, fakat banyosu gerçekten çok küçüktü, ben gitmeden önce odanın m2’sini sormuş fakat banyoyu ihmal etmiştim; Mehmet de bu duruma biraz isyan etti; bu deneyim bana bundan sonraki tatil planlarımız için bir ders olmuş oldu.

IMG_2725      Nikolis Hotel

Rodos; denizi, havası ve yemekleriyle buram buram Ege kokuyor, sokaklarında dolaşırken hakikaten kendinizi Ortaçağ’da geziniyor gibi hissediyorsunuz, bunu daha önce Almanya’da Romantic Road yaparken hissetmiştim. Rodos Kalesi de Unesco’nun koruması altında ve bugüne kadar gayet iyi korunmuş, Rodosluları bu anlamda tebrik etmek lazım,sanırım halen Türklerin elinde olsaydı şu an bambaşka bir resimle karşılaşabilirdik.

            IMG_2134       IMG_2133

Bunun dışında Rodos’ta Türklerden kalma cami ve kütüphane bulunuyor, biz kütüphaneyi de barındıran bölgeyi gezdik ve Rodos’un son Türkçe konuşan insanlarıyla sohbet ettik, Cami Türkiye’nin talebi nedeniyle kullanıma kapalı, anladığım kadarıyla ibadet amacıyla da turistler tarafından kullanılamıyor.

Rodos’a yolunuz düşerse bence eski şehrin içinde bilinçsizce kendinizi sokaklarına bırakın ara yollarda gezinin, evleri, kiliseleri görün muhakkak ki yollar sizi bir başka tarihi yapıya götürecektir.

            IMG_2136       IMG_2103

Rodos’ta araba kiralamak çok kolay biz sadece son gün Lindos ve civarına gitmek için kiraladık, onun dışında eski şehirle-yeni şehir arasını hep yürüdük, ama Vespa kiralamak da bence iyi bir yöntem. Meraklısıysanız denize gitmek için yola çıkıp yolunuzun üzerindeki Casino’da mola verip devam edebilirsiniz.

Bu arada unutmadan paylaşayım, doğal ürünlere benim gibi meraklıysanız Rodos’a uğramışken herhangi bir eczaneye girip Korres ürünlerine bakın; ben nerden mi biliyorum, hatırlayanlarınız olabilir bir zamanlar İstanbul’da da Korres ürünlerini kendi dükkanlarında satarlardı, annem de o dönem oradan kremler alırdı, benim de göz kalemi almışlığım vardı; Rodos’ta birçok ürünü bulabilirsiniz, ben bu nedenle eczanede biraz vakit geçirdim açıkcası, bu hikayeyi bir de Mehmet’ten dinlemek lazım tabii ona kalırsa Rodos’taki bütün eczaneler bu vesileyle bizi tanımış oldu, evet birkaç eczane gezmiş olabilirim ama bütün eczacılar tarafından tanındığım kesinlikle doğru değil 🙂

Aslına bakarsanız eczaneler yolumuzun üzerindeydi zira her gün kalenin içindeki otelimizden Aquarium Beach’e yürüyorduk. Aquarium Beach upuzun bir sahil şeridi, ama bir bölümü çok dalgalı ve turkuaz renkte bir suya sahip, diğer bölümü ise çok daha sakin; kulaç açıp açılmanıza izin veriyor. Rodoslular belli ki denize aşık, denizin açıklarına 3 kademeli iskele yapmışlar istediğiniz, korkmadığınız her bir yükseklikten atlayabiliyorsunuz. Bu iskeleyi farkeden Mehmet’in halini ve gözünde oluşan ışıltıyı görmeliydiniz bir anda yaş 7-10 arasına indi ve tek amaç en yüksekte sürekli atlamak oluverdi; ben mi? tabii ki de atlamayı değil gözlük ve şnorkelimle balıkları izlemeyi tercih ettim. E tabii yanımda 10 yaşında bir çocuk olunca onu izlemek ve aferin demek görevimi de itinayla yerine getirdim 🙂

IMG_2730 IMG_2763 IMG_2769

Balıkları izlemeyi seviyorsanız Rodos’u seversiniz, kıyıdan itibaren türlü türlü balıklar hep sizinle. Aquarium Beach haliyle çok kalabalıktı birazdan anlatacağım Afandou Beach çok daha sakin ve huzurlu bir ortam sundu bize.

Çok güzel balık, meze, böcek yeme motivasyonuyla Rodos’tayız. Biz adettendir deyip; ilk akşamımızda eski şehrin içinde bulunan ünlü Alexis restauranta gittik, Alexis buranın çok eski restaurantlarından biri. Sizin için önceden menüler yapmış; onlardan birini seçebiliyorsunuz, bu benim çok sevdiğim bir usul değildir aslında ama menümüzü seçtik, daha önce hiç yediğimizi hatırlamadığımız ama denemek istediğimiz kılıç balığıyla Alexis de karşılaşıyoruz. Güzel bir salata ile başlayıp, şarap soslu midye,kılıç balığı,karidesin ardından sakızlı muhallesi ile son buluyor menümüz. Biz Alexis’i sevdik, fazla turistik kabul ediyorum ama gene de servis iyiydi, balıklar taze ve güzeldi.

2.günümüzde kahvaltıdan sonra gene eczanelere uğrayıp (!), sonrasında Aquarium Beach’e yürüyüp denize giriyoruz, balıkları izliyoruz, bol bol kitap okuyoruz, Mehmet hala 3 kademeli denizin ortasına kurdukları iskelelerden denize atlıyor ve tabii ki acıkıyoruz. Notlarımıza bakıp Aquarium beach’e yakın olan Tamam restaurantı buluyoruz.

IMG_2751

Tamam restaurant bir aile işletmesi, serviste lokantanın sahibi Andreas ve 2 kızı, mutfakta ise Andreas’ın eşi ve diğer kızı bulunuyor, dondurmadan her şeyi mutfakta günlük yapıyorlar. zaten Rodoslular arasında da bilinen bir lokanta olduğundan turistin az olduğu kış aylarında da gayet iyi iş yapıyormuş.

Biz içeri girince Andreas o sıcakkanlı haliyle yanımıza geldi ve nereli olduğumuzu sordu, İstanbul’dan geldiğimizi görünce artık Türkiye’de TV starı olduğunu söyleyip Vedat Milor’un geçen hafta çekime geldiğini söyledi. Vedat Milor da özellikle İstanbul dışına çıktığımızda nerelerde yemek yiyeceğimizi araştırken bize ışık tutan bir rehber niteliğinde. Bu nedenle biz haliyle çok mutlu olduk,  Milor’un da beğendiğini öğrenince daha da keyiflendik.

Rodos’ta Akdeniz etkisi de olduğundan çok iyi bir zeytinyağı bulabileceğimizi düşünmüyorduk, fakat kendi yapımı ekmekleriyle leziz zeytinyağını tattık. Tamam Restaurant’ta sadece balık yok, Rodos mutfağına ait birçok tat bulabiliyorsunuz, benim yediğim hellim peyniri de çok lezzetliydi; daha önce Beyrut ve Kıbrıs hellimlerini denemiştim, buradaki güzel ızgara edilmiş ve az tuzlu bir peynirdi. Sonrasında patlıcanlı kızartma, karides, kuzu incik ve tzatziki yedik. Son lokmamız ise Rhodos mastikası ve gene ev yapımı sakız tatlısıydı. Lokal güzellikleri tadabileceğiniz bir yer olmasının yanı sıra gerçekten çok misafirperver, hoşsohbet ve eğlenceli sahipleri olan bir yer burası. Kızlar da babaları kadar bu işi başarıyla yapıyorlar, çok iyi İngilizce konuşuyor ve sürekli koşturuyorlar, ertesi akşam tekrardan geldik buraya ve biz burayı gerçekten çok sevdik, yolunuz Rodos’a düşerse uğrayın derim.

IMG_2744 IMG_2747 IMG_2748

IMG_2753 IMG_2752 IMG_2754

Gündüzünü Aquarium Beach’te geçirdiğiniz bir başka günün akşamında da gene eski şehrin içinde Golden Olympiade isimli bir balık restaurantona gittik. Rodos ada olması itibariyle balıklar hakkikaten çok taze. Golden Olympiade’de aklımda kalan en özellikle şey Symi karidesleri, minicik karidesleri cips gibi ağzınıza atıp çıtır çıtır yiyorsunuz, daha önce ömrümde böyle küçük karides yememiştim ve çok sevdim, kalamarı, salatası ve balığı da güzeldi.

IMG_2779             IMG_2780  

Yüzüp yüzüp yorulduğumuz bir öğlen karnımızı doyurmak için kendimizi daha önce bize önerilen Koukos’da buluyoruz. Rhodes sıcağında denizden çıkmış ve mekanı ararken sıcaktan kan ter içinde kalmışken birden Koukos’un bahçesine girdiğimizde bambaşka serin bir ortama giriyoruz. Restaurantın dizaynı gerçekten çok ilgi çekici, eski bir köy evi konseptiyle kurulmuş bir yer burası, akşamları canlı müzik de oluyor, yerel Yunan/Rodos tatları konusunda fena olmadıklarını gördük. İçeri girer girmez insanın fotoğraf çekesi geliyor hakkaten, buarda balıktan ziyade tzatziki, mücver, gibi daha bizim de bildiğimiz yemeklerin Yunan versiyonlarını denemek lazım, burada balık yemeyin bence.

                                   IMG_2110    IMG_2108

Size bahsetmiştim, Tamam Restaurant’a gittiğimizde Vedat Milor’un bir hafta önce Rodos’a geldiğini öğrenmiştik, hafiye Burcu sizce boş durur mu, teknolojinin gözünü seveyim. Milor’un asistanı tweet atıp Rodos’ta gittiği diğer yerleri sormuştuk, sağolsun o da bize her zamanki gibi yardımcı oldu; hedef: Lindos yolu üzerindeki plajlardan biri olan Afandou plajının içinde Avantis lokantası! Milor burayı beğendi mi, neler yedi, hiçbir bilgi yok elimizde ama düşündük Milor bu kadar alakasız bir yere gidiyorsa vardır bir bildiği dedik ve hayatımızda kiraladığımız en küçük araba olan Smart’ı kiralayıp eski şehirden Lindos’a doğru yola çıktık.

IMG_2122

Lindos gerçekten de çok güzel bir koy, insan koya bakarak bir ömür rahatlıkla geçirebilir, o kadar güzel. Ama böyle bir güzelliğin popularitesi de bir o kadar yüksek oluyor tabii. Küçük bir plajı ve çok taliplisi olduğundan Lindos mahşer yeri gibi, erken gelmemize rağmen denize girmemize ve bir yer bulmamıza imkan yok. Biz de minik arabamızı park edip plaja doğru iniyoruz, hiç değilse ayaklarımızı suya sokalım denizi yakından görelim diyoruz. Sevgili okuyucular için kıssadan hisse, Lindos’da denize gireyim diyorsanız öncelikle kalabalığa hazırlık olmanız ve şafakla yola çıkmanız lazım.

Lindos’a doğru yola çıkarken araştırmalarımız sonucunda buralarda çok iyi ahtapotçular olduğunu duymuştuk, biz de ahtapot canlısı insancıklar olduğumuzdan çok heyecanlıyız. Velhasıl yol üzerinde o ününü duyduğumuz iplere asılarak kurutulmuş ahtapotçu köylere giremiyoruz, hadi o zaman diyerek direksiyonumuzu Afandou plajına çeviriyoruz.

Afandou’da arabayı park edip Avantis Restaurantına giriyoruz. Yan masada kalabalık bir İtalyan grup balığın, şarabın, ouzonun keyfini çıkarıyor. Sunumlar çok güzel çömleklerde yapılıyor. Biz burada gerçekten deliler gibi yiyoruz, yoğurt, salata, patlıcan salatası, mücver, beyaz peynir, değişik bir yöntemle pişirilmiş ahtapot, karides, kalamarlar, balıklar Allah’ım biz nereye düştük diyoruz, yerken birbirimize bakıp gülüyoruz.

İstanbul’dan geldiğimizi söyleyince restauranttakilerden de yakın ilgi görüyoruz, onların önerilerini alıyoruz ve masamız daha da güzelleşiyor. Bu kadar şey yetmezmiş gibi üstüne bir de Yunan baklavasının tadına bakıyoruz, Allahım bayılmak üzereyiz. Buraya kesinlikle tekrardan gelmeliyiz

Restaurantta biraz dinlendikten sonra Afandou plajında geçiyoruz, şemsiyenin altında Mehmet onca yemeğin üzerine uyuyakalıyor, ben de biraz daha kitap okuyorum sonra da sessiz ve sakin bir plajda denize girmenin keyfini yaşıyorum. Rodos’un bu tarafı da hakkaten çok güzel, deniz çok berrak, gene balıklarla yüzüyorsunuz üstelik etraf çok sessiz, burdan anlıyorum ki Rodos’a bir dahaki gelişimizde daha çok gezip daha çok koyu görmemiz gerekiyor.

Ertesi sabah Rodos’dan ayrılıyoruz, istikametimiz Bodrum, ama gideceğimiz yer Bodrum olsa da çok üzgünüz onca gün kalmamıza rağmen Rodos’a doyamadık, tadı damağımızda kaldı. Mecburuz, bir gün tekradan gideceğiz.

Rodos burnumuzun dibi, yolunuz umarım bir şekilde buraya düşer ve en az bizim kadar güzel anılarla ayrılırsınız. Biz içinde bol kahkaha, damağımızda güzel tatlar ve mutluluk veren bir deniz resmiyle ayrılıyoruz Rodos’tan

sevgi ve selamlar,

Güzel bir 2014 yılı diliyorum.

Burcu

Diyarbekir, Kasim 2013

Standart
Ve evet Pazar sabah güneşli bir Diyarbakır’a merhaba diyoruz, çok heyecanlıyız ve yoğun bir programımız, görmemiz gereken çok yer var, gerek araştırmalarımız gerekse de Başak Abla’nın önerileri seyahat defterimde yanlarına tick atılmasını bekliyor…
Güne Hasanpaşa Han’ındaki Mustafa’nın Kahvaltısı Dünyasında başlıyoruz. Önümüze ne geldiyse hepsi lezzetliydi, uçaktan indikten 20 dakika sonra arayıp rezervasyonumuzu yapmıştık ve sağolsunlar bizi hemen hanı görebileceğimiz güzel bir yere oturttular. Yediklerimiz arasında yöresel tatlar da bulunuyordu özellikle Muş’tan getirdiklerini söledikleri bal ve iyi bir kasaptan çıkma olduğu belli sucuğu beğendik.
IMG_3492 
Karnımızı doyurduktan sonra sıra gezmeye geldi. İlk olarak kendimizi Diyarbakır’ın ara sokaklarına bırakıyor ; Ermeni ve Keldani kiliselerini geziyoruz. Çocukların top oynadığı, teyzelerin  uzun uzun sohbet ettiği sokaklarlar bizi öncelikle Ortadoğu’nun en büyük Ermeni kilisesi olan Surp Giragos’a götürüyor, uzun bir restorasyon sürecinin akabinde kilise yenilenmiş haliyle aramızda. Geniş bir avlusu ve taş mimarisi ile biz kiliseyi gezerken bir hayli etkilendik. Avlusunda kilise görevlileri çay ikramı ve misafirperverlikleri sayesinde rahatça gezip forograf çekebildik. Avlusunda yer alan tulumba da bizi çocukluk yıllarımıza geri götürdü, evet tabiiki de tulumbayla oynadık hatta slow-motion videolar çektik 🙂
Kiliseden çıktıktan sonraki durağımız Keldani kilisesiydi, bu tarihi kilise gerekli restorasyon sürecini geçirmediğinden bakımsız durumda olsa da bizce çok etkileyiciydi. 
IMG_3508
 
Sıra merakla beklediğimiz Ulucami’ye geldiğinde Diyarbakır’ın mimari yapısından bir kez daha etkilendik. Ulucami eski bir kilise ve Anadolu’nun ilk camisi olma ünvanını taşıyor, bu da camiye ayrı bir değer katıyor. Camii, bildiğimiz cami mimarisinden farklı olarak yatay bir yapıda ve çok sade. Yakın zamanda bir restorasyon geçiren caminin avlusunda bulunan güneş şaati de çok ilgi çekici. 
Cami’nin girişinde dışarda oturan ve çay içen amcalar da çok ilginç bir görüntü oluşturuyordu, camiye yaptığımız birkaç ziyaret sırasında oradaki kalabalığı hep gördük ve gene Mezopotamya coğrafyasının kendine özgü zamansızlığı ile yaşadığımız hayatın koşturmacasını sorgularken bulduk kendimizi.
IMG_3519
 
Dinlenmek içinse Sülüklü Han’a gittik ve orada menengiç kahvesi içtim. İçinde kakule bulunduran bu kahveyi daha önce de Antep’te denemiştim, sanırım Diyarbakır’da daha çok sevdim. 
Cahit Sıtkı Tarancı’nın Ulucami’nin yakınlarına düşen evi de güzel mimarisi ile Diyarbakır’ı daha da sevmemize katkıda bulundu. Ev eski bir konaktan oluşma ortasında bulunan küçük süs havuzu, ağaçları ve kendine özgü mimarisi ile huzuru bulabileceğiniz ve uzun süre kalmak isteyebileceğiniz bir yer.
IMG_3525
 
Ve evet acıktık; gün uzun, daha yapılabilecekler listeminizin ortasında bile değiliz. Sur bölgesinin dışını da görebilmek için yürüyerek ciğerciye gitmeye karar verdik. Adınından anlaşılabileceği gibi bu bölge hakkaten Diyarbakır surlarıyla kaplı ve bu sur kilometrelerce devam ediyor. 
Açık konuşayım ben ciğer yemem, zaman içinde yemeye çalışmalarım veyahut yanlışlıkla yemeklerim hep ağır hüsranlarla  son buldu (ne demek istediğimi beni tanıyanlar anladı 🙂 ) velhasıl gene de gittik, hiç değilse bakarım dedim. Mehmet, “eşim ciğer yemiyor, ona ne verebiliriz” diye sorunca başka bir şey olmadığını anladık. O sırada bir baktım, çalışan gençler gülüyor “abla burada biz senin gibi ciğer yemeyen kaç kişi gördük” diyorlar; ah ahh dedim benim durumum farklı:)
Velhasıl ciğerler geldi, zaten açız ama ben hala yememe modundayım, Diyarbakır’a gelip de bencillik edip Mehmet’e ciğer yedirmemek olmaz. Sonuç, yedim, ömrü hayatımda ilk kez ciğer yedim, bizim İstanbul’da ciğer diye yediklerimizle hiç alakası yoktu, bir kere kokusuzdu, bu da tazeliğinden geliyor tabii. Kuzu şişten bu bakımdan pek de farkı yoktu. Vallahi ben bile kendime şaşırdım ne diyeyim, Amed sen nelere kadirsin! Sizinle aşağıda Umut ciğercisinin fotografını da paylaşıyorum
IMG_3527
Bizim gibi gittiğimiz yerde yerel lezzetlerin en güzelini tadmaya kendini “adamışlar” için, Diyarbakır’da iyi bir kadayıf yemek şarttı. Bunun için tabiiki de araştırmacı-seyyah ben gerekli bilgiye aslında hiç de uğraşmadan ulaşmıştım. Ver elini Sıtkı Usta!!!
Büyük bir kadayıfsever olmadığımı baştan söylemem gerekir, gerçi Antep’e gitmeden önce baklava için de aynı şeyi söylüyordu sanırım hayatımda hiç o kadar güzel baklava yemediğim için olabilir. Aynı şey başıma kadayıf için geldi. Burada kadayıfı cevizli ve fıstıklı yapıyorlar, bence cevizli de gayet güzel ama fıstıklı varken cevizliyi istemek çok mümkün değildi. Kadayıfı yedik ve dağıldık diyebilirim, benim açımdan yediğim en iyi kadayıf olabilir. Ayrıca künefe de yedik, künefe için  yediğim en iyi künefe diyemem zira İskenderun’a gitmişliğim var ama ortalamanın üzerindeydi. Canınızı çektirmek istemem ama aşağıda fotoğrafını koydum. Kadayıf delisi ablam, biz İstanbul’a ellerimizde kilolarca kadayıfla gelene kadar bu fotoğrafa bakıp aş ermiş 🙂 
kadayıff
Hava buralarda Kasım ayında 4.30 gibi kararıyor biz bu sırada son olarak Ongözlü Köprüyü görmeye gidiyor ve Dicle Nehri ile kucaklaşıyoruz, köprünün üzerinde dilek dilemeyi aman ha unutmayın. Gün boyu Amed’in çarşılarını da geziyoruz, insanlarla sohbet ediyoruz, ve hep olumlu bir etkileşim içinde oluyoruz. Genel olarak baktığınızda Diyarbekir tarihsel olarak çok büyük bir geçmişe sahip, bir çok kadim halkın ve dinin toprağı olmuş bir memleket. Bugünse baktığınızda siyasi/tarihsel olaylar neticesinde çok daha homojen bir yapıda, renklerini kaybetmiş olması, onca kilisenin Diyarbakır’ın yaşayan değeri değil de sadece “süsü” olması beni yaraladı açıkcası. Diyarbakır halkının yüzünde bir yaşanmışlık ve ciddiyet çok net farkediliyor, kolay değil baktığınızda gerek günümüzde gerekse de geçmişte hep zorluklarla karşılaşmış ve böyle bir tarihsel hafızaya sahip bir şehir burası.
Diyarbakır’dan ayrılarak Mardin’e doğru geçiyoruz, ama Diyarbakır’ı çok sevdik ve isteriz ki yolumuz tekrardan düşsün…
 
selamlar,
Burcu, 30.11.2013
 
 
 

Midyat, Kasım 2013

Standart

Mardin’den arabamıza atlayıp Midyat’a doğru yola çıkıyoruz, yolculuğumuz yaklaşık 1-1,5 saat sürüyor. gördüğümüz manzara hakkaten etkileyici, taş mimarinin işlemelerin en güzellerini burada görüyoruz. Zaman içinde mimarı bozulup, betondan evlerde yapılmamış değil fakat evler, avlular, işlemeler o kadar güzelki. İnsanlar turiste çok alışmış, hemen “abla, konukevi bu tarafta, sana hikayesini anlatayım mı?” diye bağırıyor çocuklar. Ve biz konukevine gidiyoruz, Konukevinde zamanında sıla dizisi ve birçok dizi çekilmiş, gerçekten güzel bir yapı. en üst katta terasa çıktığınızda Midyat’ı yukardan görüyorsunuz. Evlerin damlarında yazın sıcak Midyat gecelerinde yatılan mavi renkli tahtları görüyoruz. Eskiden tahtadan yapılan bu tahtlar günümüzde maviye boyanmış demire dönmüş.

IMG_3571(mavi tahtlar sıcak yaz gecelerinde yatak haline geliyor)

Etrafımız kiliselerle dolu, Süryani cemaatinin yoğunlukla yaşadığı bir yer burası.

IMG_3568

Taş evlerinin yanısıra meşhur olan bir diğer sanatı da telkari. Mardin’in Süryani telkari ustaları hep Midyat’tan çıkma. Zaten çarşısı hep gümüşçülerle doldu. Gitmeden önce araştırıp öğrendiğimiz Murat Aslan Usta’nın atolyesini ziyaret ediyoruz, kendisi ve ailesi atolyede sadece üretim yapıyorlar, satış yapılmıyor, bize kendi ürünlerinin arkadasında Midyat 950 mührü olduğunu ve Nergis Gümüşçülük’te bulabileceğimizi söylüyorlar. Biz de yolumuzu Nergis Gümüşçülük’e çeviriyor ve telkari parçalarımızı oradan alıyoruz.  Mekanın sahibi Halim Bey çok güleryüzlü ve yardımcı arabamız yoksa bizi Mardin’e bırakabileceğini söylüyor, şaşırıyor, teşekkür ediyor ve çıkıyoruz.

Mardin gibi Midyat da tarih dolu bir yer, Mor Gabriel Manastırı Midyat’ın dışında bulunuyor vaktiniz olursa bir uğrayın.

Bence Midyat hakkaten görülmeye değer bir yer, ben çok etkilendim.

Burdan sonra ver elini Hasankeyf…

selamlar,

Burcu, 27.11.2013

Merdin, Kasım 2013

Standart

Merdin; Mardin uzun senelerdir gitmek isteyip de gidemediğim uzaktan sevdiğim memleketim, babamın doğduğu topraklar…

Ne mutlu ki Kasım sonunda 2 günlük de olsa gitme şansımız oldu. Kasım soğuk olur mu diye çok düşündük fakat İstanbul, İzmir’i seller basarken biz üzerimizde sadece bir yelekle güneşli bir havada gezdik. Kış buraya geç geliyor bu nedenle de sonbaharda da rahatlıkla gidilebilir.

Biz önce uçakla Diyarbakır’a gidip 1 günümüzü orda geçirdik, ardından kiraladığımız arabayla Mardin,Midyat ve Hasankeyf’i gezdik. Turla gitmiyorsanız rahat hareket edebilmeniz için araba kiralamanızı kesinlikle öneririm. Yollar gayet düzgün, şehirlerarası araba kullanma deneyiminiz varsa sıkıntı yaşamazsınız. Tek sorun bölgede sürücülerin biraz fazlaca sabırsız olup kırmızı ışık sarıya dönmeden geçme alışkanlıkları 🙂 Biz Mehmet sağolsun, sorunsuz bir yolculuk geçirdik.

Mardin beklediğimiz üzere bizi kendine aşık etti, insanları son derece iyi, gelen turistlerden bölge haklı mutlu, arada sizin “yabancı” olduğunuzu anlayıp bakanlar oluyor ama bir gülümsemenizle o insanlarla sohbet edebiliyorsunuz. Mardin hakkında yazacak o kadar çok şey var ki, umarım hepsine değinebilirim. Midyat ayrı bir yazı konusu olacak.

Biz İzala Boutique Hotel’de kaldık ve çok memnun kaldık, eski bir taş evi otele çevirmişler ve bölgenin bakanlık onaylı ilk butik oteli olma özelliğini taşıyor. Çalışanlar çok yardımcı, odalar tertemiz, yepyeni ve Mardin’den izler taşıyor. Butik bir otelin nerdeyse bütün özelliklerini 8 ay gibi kısa bir sürede yerine getirmişler, bir sonraki seyahatimde gene burada kalırım diye düşünüyorum. daha fazla bilgi için: http://www.izalahotel.com/index.asp

Mardin Tanrı’nın sonsuzluğu,zamansızladığı bağışladığı bir memleket, zaman hakkaten yavaş akıyor, dünyanın hiçbir yerinde hissetmediğim bir zamansızlık duygusuna kapıldım, MÖ’den bugüne gelen yapılar, kiliseler ve kadim halklardan kurulu Mardin. Deyrülzafaran Manastırında, Mezopotamya ovasının ortadasında yüksekte kalan bu manastırda insan hakkaten şehir hayatınındaki koşturmacanın, stresin nedenini derinlemesine sorguluyor. kesinlikle rotanıza eklemeli ve görmelisiniz, rehberi beklerken sükunetle dolu ortamda Süryanice ilahiler eşliğinde Süryani kahvesi içmeyi eksik etmeyin derim. İçeri girdiğinizde gerek mimarisine gerekse geçmişten bugüne getirdiği tarihi mirası görmek çok etkileyici.

IMG_3556IMG_3558(Mezapotamya’ya gelen ilk matbaa, Deyrülzafaran’In içinde)

Mardin’de halhal denilen Derik zeytinleri çok gözde, gerçekten de çok lezzetli, denemeli, hatta severseniz yanınızda İstanbul’a getirmelisiniz. Onun dışında kahvaltıda yenilen kliçe benim çocukluğumdan beri çok sevdiğim bir tat. Bizim evlerimizde ve İstanbul’daki bazı fırınlarda tatlı ve tuzlu olarak yapılıyor. 1. Caddedeki fırından oval şeklinde olan kliçelerden alıp deneyin, benim Mardinli olmamıza rağmen yediğim en iyi kliçelerdendi, yanımda getrimediğime pişmanım 🙂

Akşam yemeğimizi Cercis Murat Konağı’nda yedik, Mardin ve Süryani mutfağından özel tadları deneyebilir ve Süryani şarabından tadabilirsiniz. Gitmeden rezervasyon yapmakta fayda var

Cercis Mrat KonağıIMG_3587

Mardin’deki 1. Cadde üzerinden,  Kasiriye ve Bakırcılar Çarşısından kendinize Mardin’e özgü tepsiler, kuruyemişler,bakır eşyalar, sabun, kahve  ve tabiiki de telkari alabilirsiniz. Özel işlemeli değerli bir tepsi arıyorsunuz ben biraz bakırcılar çarşısında ve 1.cadde üzerinde İzala Hotel’e yakın birkaç yere bakmanızı öneririm. Birçok elişi bakır tepsi hemen her dükkanda bulunabiliyor fakat özel ve değerli bir şey bulmak için biraz zaman harcamanız gerekir.Biz tercihimizi pirinç üzerine elişiyle yapılan tepsilerden yana kullandık.

Onun dışında ben sabun, kuruyemiş gibi ürünleri 1. cadde üzerinde 3 dükkanı bulunan Artukbeyden aldım. Bölgeye özgü Menengiç Kahvesini de deneyin derim, ben Artukbey’den kendi üretimleri içinde menengiç kahvesi de bulunan kakuleli Dibek kahvesi aldım. çok hafif bir kahve, sert kahve seviyorsanız tercihiniz kakuleli Süryani kahvesinden yana olmalı. İzala Hotel’in yanındaki şubeden çok memnun kaldık çok iyi ve yardımseverler, Mardine özgü mavi ve Artukbeye özgü tarçınlı bademi, beyaz tatlı leblebiyi, sarı leblebiyi, karpuz-kavun çekirdeğini ve tabii varsa pestil ve cevizli sucuğu denemenizi öneririm.

Otelimizin içinde Mardin Çatom’a ait kadınların elişi emekleri satılıyordu, hepsi o kadar güzeldi ki bana kalsa hepsini alabilirdim, ilginizi çekerse bir bakın derim.

Sakıp Sabancı Mardin Kent Müzesi Mardin tarihini, ruhunu ve halkarını anlamak için kesinlikle uğranması gereken bir yer. Mardin’e böyle bir eser kazandırıldığı için çok mutluyum. Muzeshop çok daha derli toplu hale getirilebilir bence, eminim zamanla o da olacaktır.

Telkari için alışveriş ettiğiniz mağazalardan kimden alacağınız yönünde bilgi alabilirsiniz. Ne yazıkki bir çok yer Beypazarı, Trabzon işini hatta Tayland işini Mardin telkari işi olarak satıyor, telkari ustaları giderek yok olduğundan gitmişken birkaç parça almakta ve hediye getirmekte yarar var. Biz zaten telkarinin ana vatanı Midyat’ta Murat Aslan Usta’nın parçalarından almıştık, Mardin’de de İbrahim Usta’dan birkaç parça aldık.

Mardin etklieyeci tarihi, birçok millet ve dinden insanın bir arada yaşadığı büyük bir tarihi miras. İnsanları çok iyi, sokaklarda gezinmekten, inanılmaz taş binaları keşfetmekten, yeraltı çarşılarından kaybolmaktan, Batıda göremeyeceğiniz kasaplara ve sakatatlara bakmaktan ve sokaktaki insanlarla sohbet etmekten çekinmeyin, hepimizin Mardinden öğreneceği çok şey var. Bu yazı Mardin hakkında o kadar çok az şey barındıyor ki bunu gidip görünce daha iyi anlayacaksınız.

Bu arada, Belediye’nin kadrolu eşeklerini de dar sokaklarda görürseniz şaşırmayın, onlar her yerdeler.

Betonarme yapılar yıkılarak tamamen taş yapıların olması yönünde bir çalışma devam ediyor, umarım bölgede yaşayan düşük gelir gruplu insanları zarar görmeden ve yurtlarından edilmeden ortak akıl bulunur.

Biz Mardin Müzesini ve bazı medreseleri, Dara Harabelerini vakitsizlikten gezemedik. Onları ve daha birçok şeyi artık bir sonraki gezimize saklıyor ve bir daha gitmek için sabırsızlanıyoruz.

sevgi ve selamlar,

Burcu/27.11.2013